Yürüyorum yine. Başı sonu belli olmayan bir yol... Yine o arnavut kaldırımları, ayaklarım yara içinde. Sırtımda kamburum, elimde beyaz bir çiçek, çiçekçinin ‘’her şey para değildir.’’ diyerek verdiği. Silüetim şehrin kalabalık sokaklarında kara bir leke, adımlarımsa çengi seslerinde kayıp; bu yolun sonu yok. Ancak yanıp sönen sokak lambalarında görebiliyorum çiseleyen yağmuru. Beynim bulanık, bacaklarım titrek hep onların yüzünden. Bu öyle illet bir şey ki seni daha kalabalık yapıyor.
İlerledikçe kaybolan sesler yerini mırıldandığım hafifmeşrep şarkıya bırakıyor. Kömür kokuları sarıyor caddeyi. Son paramla kazı kazan alıyorum –serbest çağrışım: kömür, sanayi, kapitalizm, kumar- şans yine benimle değil. Derken yol üstünde bir yerlerde beni sevse de kaybetmekten korkmayan güzel bir adamın varlığı içimi rahatlatıyor. Belki de şans budur. Değer vermek benim şansımdır. Ya da ucube tenimin altında kıpraşan kalbime biçilmiş bir lanet. Kim bilir?
Bir tur daha… Ayak izlerime tekrar ve tekrar basarak geçiyorum aynı yollardan, attığım izmaritleri takip ediyorum. Beni bilmediğim yollara çıkarsınlar diye, boş. Cam bardağa sıkışıp kalmış bir japon balığıyım sokaklarda. Arıyorum, neyi aradığımı bilmeden. Dışarıda ne olduğunu, kurtuluşun muhtemel sıfatlarını bilmeden arıyorum. Bulmak için artık sokak çalgıcıları bile tanıdık gelen bir şehrin sokaklarını adımlıyorum. Yürüdükçe sırtımdaki yük hafiflerken içimdeki yumru ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Yumru beni çevreliyor, kusursuz bir küre halini alıyor ve herkesi yakıyor. Çevremdeki herkes yanıyor. Bense mezarlıkta ağlıyorum. Mezarlıkta olduğumun farkında değilim. Burası söylediğim irili ufaklı tüm yalanların bileklerime dolandığı, soğuk ve her daim karanlık bir yer. Sözlerimin benden daha soğukkanlı olması ürkütüyor beni, kafamdaki ağdan sıyrılmak istercesine hızlı yürüyorum. Yolun ucu bucağı olmaz.
Elimden çiçeğimi çalan güzel ve sarhoş bir kadınla paylaştığım sigara kadar çabuk bitiyor yola dair umutlarım. Bu yaşta beni karamsarlığa sürükleyenin ne olduğunu soruyor. Sarhoş bir kadına dert anlatmak zordur. Ona çiçeklerini erkenden döken erik ağaçlarını anlatıyorum. Ağlıyor. Kendi kurtuluşum için saatlerdir yürüyen ben, gözyaşına dayanamayıp geçen ilk otobüse atlıyorum. Zaten arkamda hep ağlayan bir kadın bırakmak istemiştim, bıraktım. Artık elinde beyaz bir çiçek, sırtında kamburu ile sokaklarda kara leke o.
Otobüsün camlarına değince bulanıklaşan ışıklar ve aniden bastıran uyku. Bir dal şarap ve bir kadeh esrar. Sorumluluklara eşlik eden mandalina kabukları. Parlayan dur tabelası ardından çığlık çığlığa fren. Gözlerimin ardı boş, her yan yolcuların film şeritleriyle kaplı.
Hayatları
Hayatları
Asfalta düşünce
Kırılıyor
Elinde
Islak
Beyaz
Ve çiçek
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder