Samimiyetsiz bir kanepede cenin pozisyonunda uyuyorum titreyerek. Tanıdık kokular hatta tanıdık sesler omzumu sıvazlıyor. Kirpiklerim, şakaklarım ve elmacık kemiklerim yağmurda ıslanmış. Koltuğun kadifesi süzülen damlaları emiyor. içimden yayılan soğuk titrememi artırıyor ve farkındalığımı. Yağmurun yokluğu ağlamamı daha da güçlendiriyor. Yokluk yokluk yoksunluk aniden kaybolan karanlık. Şimdi o kadar yabancı ki omzumdaki sıcak el, asla durduramıyorum çığlıklarımı. Boğulmamam gerek ve yerleşmemem. Sana diyorum yalnız olmam gerek. Ama salya akıtmaktan başka bir şey yapamadığım o iğrenç an, düşünmekten bile acizim. İçeride toplanması gereken bir valiz var, her yere dağılmış giysilerim. Yeni aldığım eski elbiseyi özenle katlayıp diğerlerini umarsızca tıkıştırıyorum. Soru soran bakışlar arasından, fazla boğuşmadan sıyrılıp kaynar suyun altına giriyorum. Her hücrem kavrulana, derim pul pul soyulana dek temizlenmeliyim. Canım acımıyor aksine lambanın titrek ışığının önünde belirginleşen buhar kümesi garip bir haz veriyor bana. Göz bebeklerimi bile temizliyorum. Tüm sevişmeleri, dokunuşları ve bakışları... O bakışları atacak kadar. Bu işin en güzel yanı çıkınca buğulu aynanın güzelliğiyle büyülenmek. Kusursuz çünkü flu. Dinmemiş çığlıklar ve bir çift kırmızı çukurla beraber valizimin başına dönüyorum. Herkes bıraktığım gibi valizimin iki yanına dikilmiş, sanki üzerini toprakla örtecek kürek darbesini bekliyorlar. Gitmem gerektiğini bir kez daha hatırlıyorum, saat altıya çeyrek var. Elime geçirdiğim ilk kotu ve en sevdiğim mavi kazağı giyiyorum. 123 çav! taktaktaktaktıkırtıkırtıkır... Loş yokuşları tırmanırken hava ılık, valizimdeki cesetse her geçen saniye daha ağır. Cihangirin temiz yokuşları kadar ıslak ve boşum. tıkırtıktıktıkırtıktıktık... İçimdeki kasvete inat edebileceğim tek yerde; sıra sıra dizilmiş, parlak ama mütevazi çiçekçilerin yanında valizimin üstünde oturuyorum. Sarhoşlar ufuk çizgisi gibi önümden geçiyor önce, ardından siyah çocuk satan seyyar çaylar boş demlikleriyle alay ediyorlar. En sonunda Japon turistler sabahın köründe kırmızı gözlerle kırmızı valizin üzerinde oturan bir kızın fotoğrafını çekiyorlar. Yakaladım sizi!
Işık caddenin bir kenarından yüzünü gösteriyor. onu ciğerlerime çekiyorum uzun uzun. Beni yutsun ve hiç bırakmasın istiyorum. Artık aydınlıkta sevişebileceğim birini istiyorum. Sözcükler bu kadar büyülüyken cümleler neden gerçek değil? Hiç hiç hiç inandırıcı. Belki de bir süre hepinizden uzaklaşmak iyi gelir. Valizde cesedimi çıkarırım. Beraber yürürüz iki sıra servi ağacı ile bezeli uzun yolları. Uzaklaştıkça o kadar ufalırız ki baktığınızda tek bedendir görebildiğinizve bu bizim için bir nevi hayat bulma eylemidir.
Tıkırtıktıktaktakırtıktıktak... işine giden iki kadın bir adam. Okula giden bi kız bi erkek ötekini çözemedim. Simit satan simitçi. Arabasını silen simitçi. Simit yiyen simitçi. Yere attığım yarısı içilmiş sarma sigara, bitti. İstiklal burada bitti. İlk kez başımı döndürüp beni serseme çevirmeden bitti. Üzerindeki insanlar yüzünden göremediğim o harika kusurlarıyla bitti. Öyle bir bitti ki midemin inanılmaz bulantısını buruşturup attı, maalesef sokağın ortasına. Onu tanımıyormuş gibi yapıp yoluma devam ettim. İnsanlar seni görmez burada birine iki saniyeden uzun süre bakarsan varsayımsal bir kurşun tarafından vurulursun. Tam da bu yüzden küçük bir benlik inşa edebileceğim o sakin yere dönmeliyim. Her şeyden uzak o uçsuz bucaksızlığa aitim.
Peki lahana gibi giyinmiş olan benken kapalı ortamlar neden bu kadar üşütük? ki bence İstanbul'daki tüm metro merdivenleri ben ineyim diye yapılmış. Sekerek iniyorum. Hiç bitmiyor basamaklar, o kadar hızlıyım ki sarımtırak bir yokuş beliriyor ayağımın altında. Birkaç gün önce kısa bi sohbet için uğradığım arkadaş evinden bugün ağlayarak çıkmıştım. Sebebini sordular, keşke bilebilseydim. Keşke sarılıp sizinle ilgisi yok diyebilseydim. Kendime zerre kadar tahammülüm olmadığını ve içten içe kimseye değer veremediğimi söyleseydim. Metrodaki güvenlik amca, size değer verebilir miyim? Hayatımda olduğunuz ve bana bakıp terörist olma ihtimalimi sorguladığınız o üç saniye için bile olsa sevebilir miyim sizi? Vardiya bitiminde eve gidip karınıza size gülümsediğimi, günaydın dediğimi buna karşılık buz gibi tavırlarınızdan asla taviz vermediğinizi anlatacak mısınız? Anlatmayın. Kim olduğumu bilmiyorsunuz, ben de bilmiyorum. peki siz güvenlik amca, kim olduğunuzu biliyor musunuz?
Işık caddenin bir kenarından yüzünü gösteriyor. onu ciğerlerime çekiyorum uzun uzun. Beni yutsun ve hiç bırakmasın istiyorum. Artık aydınlıkta sevişebileceğim birini istiyorum. Sözcükler bu kadar büyülüyken cümleler neden gerçek değil? Hiç hiç hiç inandırıcı. Belki de bir süre hepinizden uzaklaşmak iyi gelir. Valizde cesedimi çıkarırım. Beraber yürürüz iki sıra servi ağacı ile bezeli uzun yolları. Uzaklaştıkça o kadar ufalırız ki baktığınızda tek bedendir görebildiğinizve bu bizim için bir nevi hayat bulma eylemidir.
Tıkırtıktıktaktakırtıktıktak... işine giden iki kadın bir adam. Okula giden bi kız bi erkek ötekini çözemedim. Simit satan simitçi. Arabasını silen simitçi. Simit yiyen simitçi. Yere attığım yarısı içilmiş sarma sigara, bitti. İstiklal burada bitti. İlk kez başımı döndürüp beni serseme çevirmeden bitti. Üzerindeki insanlar yüzünden göremediğim o harika kusurlarıyla bitti. Öyle bir bitti ki midemin inanılmaz bulantısını buruşturup attı, maalesef sokağın ortasına. Onu tanımıyormuş gibi yapıp yoluma devam ettim. İnsanlar seni görmez burada birine iki saniyeden uzun süre bakarsan varsayımsal bir kurşun tarafından vurulursun. Tam da bu yüzden küçük bir benlik inşa edebileceğim o sakin yere dönmeliyim. Her şeyden uzak o uçsuz bucaksızlığa aitim.
Peki lahana gibi giyinmiş olan benken kapalı ortamlar neden bu kadar üşütük? ki bence İstanbul'daki tüm metro merdivenleri ben ineyim diye yapılmış. Sekerek iniyorum. Hiç bitmiyor basamaklar, o kadar hızlıyım ki sarımtırak bir yokuş beliriyor ayağımın altında. Birkaç gün önce kısa bi sohbet için uğradığım arkadaş evinden bugün ağlayarak çıkmıştım. Sebebini sordular, keşke bilebilseydim. Keşke sarılıp sizinle ilgisi yok diyebilseydim. Kendime zerre kadar tahammülüm olmadığını ve içten içe kimseye değer veremediğimi söyleseydim. Metrodaki güvenlik amca, size değer verebilir miyim? Hayatımda olduğunuz ve bana bakıp terörist olma ihtimalimi sorguladığınız o üç saniye için bile olsa sevebilir miyim sizi? Vardiya bitiminde eve gidip karınıza size gülümsediğimi, günaydın dediğimi buna karşılık buz gibi tavırlarınızdan asla taviz vermediğinizi anlatacak mısınız? Anlatmayın. Kim olduğumu bilmiyorsunuz, ben de bilmiyorum. peki siz güvenlik amca, kim olduğunuzu biliyor musunuz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder