29 Mart 2015 Pazar

Tepe

Merdivenlerini gördüm
Beni kurtarmak için eğiliydin
Beyaz boyalar damladı saçlarıma
Aydınlığa eriştim harici
Hassas doyumsuz 
Parmaklarının
Tenimde çizdiği kusursuz çemberler 
Kadar harici
Zavallı küçük göğüslerimin üzerinde
Saçların serin
Yüzün loş ışıkta daha da
Gittikçe daha da gözümde
Uysal ve kanaatkar çocuk 
Çocuk çocuk bakışların 
Doyumsuz duyarsız
Beni en cüretkar ve en savunmasız
En yalnız ve en kalabalık yapan
Çocuk çocuk bakışların
İzin ver 
Üzerindeki ağırlıkları çıkarıp 
Usulca yanına uzanayım
Göğüs kafesinden gelen
Çapraşık sesleri dinleyeyim
İzin ver bir gün bana
Seni kendin yapayım
Perdeler kapalıyken kimse duyamaz seni
Gözlerini yum da yorganın altına gireyim
Çoraplarımı çıkarmadan
Bu arada
Sakın sarılma bana gözlerim kapanmadan

21 Mart 2015 Cumartesi

BLİNK! (dudaklarını birleştirip açınca çıkan uhrevi ses)

Vagon kokuna karışmış
Nefesimi tutum
Arada derede çilekli sakız kokusu

Boş

Bakacak yerim yoktu
Ellerime baktım
Çirkinlerdi
Senin yozlaşmış görüşlerin 
Ve benim aşkım kadar
Camda olmayan yansımana bakıp 
Raylara savrulan küfürler ettim
Biri sekip lensime kaçtı
Ağladım
Bütün çerçöpü atar gibi
Ağladım ağladım
Papatya beni sevmiyordu
Evet 
Mızmızın tekiyim
Aptalım diye
Bütün yapraklarını yoldum 
Uzaklara giden bir hemşirenin 
Bavuluna koydum
Uçuyordu kadın
Senin boyundan büyük sözlerin
Ve benim saçlarım gibi
Gökyüzünde bir noktaydı 
Blink! Kayboldu 

20 Mart 2015 Cuma

sus ve yalovaya devam et

o kadar çok söz var ki
dilimin ucunda
ekşiyor
dudakların geçtikçe
şişenin işveli ağzından
bu dakikadan sonra
konuşmak sevişmekten
daha illegal

dişlileri bozuk beynimin
içinde binlerce ses
zararsız
yemin ederim zararsız
yaklaş bana
antidepresanların gölgesinde
dinlendiğim yazları boş ver
biz kalalım
beyaza en sevdiğin
kırmızıyı karıştırıp çiz beni
karanlık bastırmadan 
söndür avuçlarımda tıkırdayan zamanı 
biz kalalım
ve mum alevinde yanan sinekler gibi
söylenmemiş sözler
ve biz kalalım
ve mum alevinde...

cihangir'de ortalama bir sabah

  Samimiyetsiz bir kanepede cenin pozisyonunda uyuyorum titreyerek. Tanıdık kokular hatta tanıdık sesler omzumu sıvazlıyor. Kirpiklerim, şakaklarım ve elmacık kemiklerim yağmurda ıslanmış. Koltuğun kadifesi süzülen damlaları emiyor. içimden yayılan soğuk titrememi artırıyor ve farkındalığımı. Yağmurun yokluğu ağlamamı daha da güçlendiriyor. Yokluk yokluk yoksunluk aniden kaybolan karanlık. Şimdi o kadar yabancı ki omzumdaki sıcak el, asla durduramıyorum çığlıklarımı. Boğulmamam gerek ve yerleşmemem. Sana diyorum yalnız olmam gerek. Ama salya akıtmaktan başka bir şey yapamadığım o iğrenç an, düşünmekten bile acizim. İçeride toplanması gereken bir valiz var, her yere dağılmış giysilerim. Yeni aldığım eski elbiseyi özenle katlayıp diğerlerini umarsızca tıkıştırıyorum. Soru soran bakışlar arasından, fazla boğuşmadan sıyrılıp kaynar suyun altına giriyorum. Her hücrem kavrulana, derim pul pul soyulana dek temizlenmeliyim. Canım acımıyor aksine lambanın titrek ışığının önünde belirginleşen buhar kümesi garip bir haz veriyor bana. Göz bebeklerimi bile temizliyorum. Tüm sevişmeleri, dokunuşları ve bakışları... O bakışları atacak kadar. Bu işin en güzel yanı çıkınca buğulu aynanın güzelliğiyle büyülenmek. Kusursuz çünkü flu. Dinmemiş çığlıklar ve bir çift kırmızı çukurla beraber valizimin başına dönüyorum. Herkes bıraktığım gibi valizimin iki yanına dikilmiş, sanki üzerini toprakla örtecek kürek darbesini bekliyorlar. Gitmem gerektiğini bir kez daha hatırlıyorum, saat altıya çeyrek var. Elime geçirdiğim ilk kotu ve en sevdiğim mavi kazağı giyiyorum. 123 çav! taktaktaktaktıkırtıkırtıkır... Loş yokuşları tırmanırken hava ılık, valizimdeki cesetse her geçen saniye daha ağır. Cihangirin temiz yokuşları kadar ıslak ve boşum. tıkırtıktıktıkırtıktıktık... İçimdeki kasvete inat edebileceğim tek yerde; sıra sıra dizilmiş, parlak ama mütevazi çiçekçilerin yanında valizimin üstünde oturuyorum. Sarhoşlar ufuk çizgisi gibi önümden geçiyor önce, ardından siyah çocuk satan seyyar çaylar boş demlikleriyle alay ediyorlar. En sonunda Japon turistler sabahın köründe kırmızı gözlerle kırmızı valizin üzerinde oturan bir kızın fotoğrafını çekiyorlar. Yakaladım sizi! 
  Işık caddenin bir kenarından yüzünü gösteriyor. onu ciğerlerime çekiyorum uzun uzun. Beni yutsun ve hiç bırakmasın istiyorum. Artık aydınlıkta sevişebileceğim birini istiyorum. Sözcükler bu kadar büyülüyken cümleler neden gerçek değil? Hiç hiç hiç inandırıcı. Belki de bir süre hepinizden uzaklaşmak iyi gelir. Valizde cesedimi çıkarırım. Beraber yürürüz iki sıra servi ağacı ile bezeli uzun yolları. Uzaklaştıkça o kadar ufalırız ki baktığınızda tek bedendir görebildiğinizve bu bizim için bir nevi hayat bulma eylemidir.
   Tıkırtıktıktaktakırtıktıktak... işine giden iki kadın bir adam. Okula giden bi kız bi erkek ötekini çözemedim. Simit satan simitçi. Arabasını silen simitçi. Simit yiyen simitçi. Yere attığım yarısı içilmiş sarma sigara, bitti. İstiklal burada bitti. İlk kez başımı döndürüp beni serseme çevirmeden bitti. Üzerindeki insanlar yüzünden göremediğim o harika kusurlarıyla bitti. Öyle bir bitti ki midemin inanılmaz bulantısını buruşturup attı, maalesef sokağın ortasına. Onu tanımıyormuş gibi yapıp yoluma devam ettim. İnsanlar seni görmez burada birine iki saniyeden uzun süre bakarsan varsayımsal bir kurşun tarafından vurulursun. Tam da bu yüzden küçük bir benlik inşa edebileceğim o sakin yere dönmeliyim. Her şeyden uzak o uçsuz bucaksızlığa aitim. 
  Peki lahana gibi giyinmiş olan benken kapalı ortamlar neden bu kadar üşütük? ki bence İstanbul'daki tüm metro merdivenleri ben ineyim diye yapılmış. Sekerek iniyorum. Hiç bitmiyor basamaklar, o kadar hızlıyım ki sarımtırak bir yokuş beliriyor ayağımın altında. Birkaç gün önce kısa bi sohbet için uğradığım arkadaş evinden bugün ağlayarak çıkmıştım. Sebebini sordular, keşke bilebilseydim. Keşke sarılıp sizinle ilgisi yok diyebilseydim. Kendime zerre kadar tahammülüm olmadığını ve içten içe kimseye değer veremediğimi söyleseydim. Metrodaki güvenlik amca, size değer verebilir miyim? Hayatımda olduğunuz ve bana bakıp terörist olma ihtimalimi sorguladığınız o üç saniye için bile olsa sevebilir miyim sizi? Vardiya bitiminde eve gidip karınıza size gülümsediğimi, günaydın dediğimi buna karşılık buz gibi tavırlarınızdan asla taviz vermediğinizi anlatacak mısınız? Anlatmayın. Kim olduğumu bilmiyorsunuz, ben de bilmiyorum. peki siz güvenlik amca, kim olduğunuzu biliyor musunuz?

Bant kaydı

Yürüyorum yine. Başı sonu belli olmayan bir yol... Yine o arnavut kaldırımları, ayaklarım yara içinde. Sırtımda kamburum, elimde beyaz bir çiçek, çiçekçinin ‘’her şey para değildir.’’ diyerek verdiği. Silüetim şehrin kalabalık sokaklarında kara bir leke, adımlarımsa çengi seslerinde kayıp; bu yolun sonu yok. Ancak yanıp sönen sokak lambalarında görebiliyorum çiseleyen yağmuru. Beynim bulanık, bacaklarım titrek hep onların yüzünden. Bu öyle illet bir şey ki seni daha kalabalık yapıyor. 
  İlerledikçe kaybolan sesler yerini mırıldandığım hafifmeşrep şarkıya bırakıyor. Kömür kokuları sarıyor caddeyi. Son paramla kazı kazan alıyorum –serbest çağrışım: kömür, sanayi, kapitalizm, kumar- şans yine benimle değil. Derken yol üstünde bir yerlerde beni sevse de kaybetmekten korkmayan güzel bir adamın varlığı içimi rahatlatıyor. Belki de şans budur. Değer vermek benim şansımdır. Ya da ucube tenimin altında kıpraşan kalbime biçilmiş bir lanet. Kim bilir?
  Bir tur daha… Ayak izlerime tekrar ve tekrar basarak geçiyorum aynı yollardan, attığım izmaritleri takip ediyorum. Beni bilmediğim yollara çıkarsınlar diye, boş. Cam bardağa sıkışıp kalmış bir japon balığıyım sokaklarda. Arıyorum, neyi aradığımı bilmeden. Dışarıda ne olduğunu, kurtuluşun muhtemel sıfatlarını bilmeden arıyorum. Bulmak için artık sokak çalgıcıları bile tanıdık gelen bir şehrin sokaklarını adımlıyorum. Yürüdükçe sırtımdaki yük hafiflerken içimdeki yumru ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Yumru beni çevreliyor, kusursuz bir küre halini alıyor ve herkesi yakıyor. Çevremdeki herkes yanıyor. Bense mezarlıkta ağlıyorum. Mezarlıkta olduğumun farkında değilim. Burası söylediğim irili ufaklı tüm yalanların bileklerime dolandığı, soğuk ve her daim karanlık bir yer. Sözlerimin benden daha soğukkanlı olması ürkütüyor beni, kafamdaki ağdan sıyrılmak istercesine hızlı yürüyorum. Yolun ucu bucağı olmaz. 
  Elimden çiçeğimi çalan güzel ve sarhoş bir kadınla paylaştığım sigara kadar çabuk bitiyor yola dair umutlarım. Bu yaşta beni karamsarlığa sürükleyenin ne olduğunu soruyor. Sarhoş bir kadına dert anlatmak zordur. Ona çiçeklerini erkenden döken erik ağaçlarını anlatıyorum. Ağlıyor. Kendi kurtuluşum için saatlerdir yürüyen ben, gözyaşına dayanamayıp geçen ilk otobüse atlıyorum. Zaten arkamda hep ağlayan bir kadın bırakmak istemiştim, bıraktım. Artık elinde beyaz bir çiçek, sırtında kamburu ile sokaklarda kara leke o.
  Otobüsün camlarına değince bulanıklaşan ışıklar ve aniden bastıran uyku. Bir dal şarap ve bir kadeh esrar. Sorumluluklara eşlik eden mandalina kabukları. Parlayan dur tabelası ardından çığlık çığlığa fren. Gözlerimin ardı boş, her yan yolcuların film şeritleriyle kaplı.
 Hayatları 
 Hayatları
 Asfalta düşünce
 Kırılıyor
 Elinde 
 Islak
 Beyaz
 Ve çiçek

Mori

Avcumda karıncalar
ellerimi tutmayınız

istediğim yerde
istemediğim zamandaysam
çivileyin beni
ayaklarımdan
ayaklarımdan yere
kemiklerim tek parça kalmasın
gözlerimi dağlayın gün doğmadan
sözleri görmek istemem
karanlık karanlık karanlık
karanlık içimde
karanlık dışınızda
tek kelime karanlıksa
her yer aydınlık
herkes günahkar

yanınızda değil arkanızdaysam da
Bir fener değilsiniz ya da sığınak
çünkü güçsüzsünüz benden
zayıflığınızı görürüm 
yüzlerinize bakınca
ama sırt kuvvetli
hepinizin sırtında yazar
Ölümü hatırla
aynalar iyi yalancıdır

Adam

  Metal kokuları buram buram... Çıplak ayakla yürürken kızgın çarklar üzerinde kuzgun renkli bir kürkle, nasır tutmuş bilekleri kamçı darbelerinden usanmış. Lakin yol bitmez. Birinci prensip.
  Kargalar kış uykusuna yatmadan kimse sevilmez. Biri terkederse ardından yüzlerce kadınla yatar, birçoğu gidene benzediği için. Diğerleriyse sarhoşken andırmıştır mutlaka. Ucuz kitap sayfalarındaki gibi rüzgara bile meydan okuyamayan sözcükleri vardır onun. Ünlenmeye yüz tutmuş yazarını utandıracak, aşağılık. Aynaya baktığında gördüğü tek şey çirkin suretiydi. Aynadan damlayan egoyu biriktirdi. Bir şişenin dibinde kadınını gördü, yüzme bilmesinden korktu.
   Kızgın çarkların sesine tıkadığı kulaklarında hissetti; tüm öpüşleri, fısıldaşmaları, gece yarısı ara sokaktan gelen haykırışları... Çıplak ayaklarıyla ezdiği hamam böceği geldi aklına ama hamam böcekleri yaşamayı hak ederdi. İkinci prensip.
  O tanıdık deterjan kokan gri kazağı, üç çift çorabını, bir kaç paket pahalı sigarayı bir de sevilmekten morarmış boynunu yeşil bir kutuya koydu. Hatıralarını sığdırdığı koca bir çerçeveyle attı çöpe. Koştu sonra dökülürken cebinden, binbir güçlükle topladığı bilyeleri. Bilyeleri zorbalıkla aldığı gerçeği içini çürüttü bir anlığına, durup bir sigara yaktı. Onu da tersten yaktı. Karanlıkta sigara yakılmaz halbuki. Üçüncü prensip.
  Bir kendisini bir de yaratıcısını tanır şu hayatta ve yaratıcı kavramı her gün yeni anlamlar kazanır. Yalakalığı sevmez ama işemeye bile dua ederek gider bazı bazı. Yozlaşmış cümleleri kalıplara sığmaz çünkü kalıplar bir kadın gelip onları kırsın diye vardır. Hiçbir kadın ona ait bir şeyi kıramaz. Dördüncü prensip.
  Altından bir kalbi yoktu belki. Bu yüzdendir ki önem verdiği tüm eşyaları altınla kaplardı. Maddelere bağlanmakla suçlanmayı sevmezdi. Yalnız kaldığı gecelerde düşünürdü bunu ve üşürdü. Altın kaplı çakmağı ile ellerini ısıtırdı, içi daha çok ısınırdı. Kalbi metal olan bir kadını düşlerdi. Tenine ne zaman dokunsa içini ürperten o kadını. Vanilya kokan tenini, samimi ve yapmacık gülüşlerini, zevkten veya sinirden attığı çığlıklarını... Metalde bıraktığı çizikler geldi aklına. Bulanık bir geceden sonraki kahvaltıyı bölen tiz sesle kadının kalbinde bıraktığı çizikleri düşündü. Altının ısısı yetmedi bu düşünceyi ısıtmaya; boynunda bir soluk aradı ya da şakaklarını usulca öpen bir dudak. Yoktu. Bu yokluğa lanetler savurdu. Hayır, yalnızlığıyla ilgili tiratlar atmayacaktı. Tekillik çoğu zaman mutluluk getirirdi. -çoğu zaman- Beşinci prensip.
  Döndü durdu çevresinde ışıklı bir meydanda. Döndükçe bulanıklaşan sokak lambalarını seyretti. Dönüyordu, durmadan dönüyordu, onlar kaybolmuyorlardı. Hayatından ısrarla çıkarmadığı insanlar gibi her yeni günde onlar geçmişin titrek ışığı olarak var oluyorlardı. İçi boş bir sanat kaygısına yataklık eder gibi yağmur başladı o dönerken. Işıklar akıyordu birer birer. Sokak lambalarının kaldırımdaki yansımaları yağmur tanelerini çeken birer karadelikti. Ve insan kendi çevresinde çok fazla dönerse düşüşü kaçınılmazdı. Altıncı prensip. 
  Bir kez olsun başını rahatça koyamadı yastığına. Kılıfına gizlediği bilyeler çürüttü hep başını. Uykuları eziyetten farksız, düşünmeden duramaz hayatını ve hiçbir zaman içinden çıkamadı. Koştu durdu ucu bucağı olmayan kuytularda ama gerçekler o ormanda sevişmekten farklıydı. Anın farkına varması ona kaçmak mastarından başka seçenek bırakmıyordu. Her dokunduğunda onu gerçeklerden uzaklaştıran o ipeksi tenin ona kendi gerçekliğini asla sunmayacağını biliyordu. Fakat tekiladan farksızdı yaşadığı; asla tek shot ile yetinemezdi. Sekizinci prensip. 
  Erken ayrılıkları sevmezdi. Veda ise tasvip etmediği bir kelimeydi. Yine de gitmeyi bilmek bazı distopyalarda önemliydi. Akdeniz sahillerinde kıyıya vurmuş bir balina olarak uyansa bile gitmeliydi. Belki eski bir arabada uzun yol şarkıları dinleyerek giderdi hayalindeki kasabaya. Sonra bir kadının hayalleriyle çarpıştığı için sevemezdi orayı. Kimseye de veda edemezdi. Shakespeare'in aşkından daha kayda değer meselelerin bulunduğu bir dünyada vedalara yer yoktu sonuçta. Hem zaten shakespeare istese de aşık olamazdı. Sekizinci prensip. 





4 kişiydiler çok da güldüler

Modernizimin piçi
Olduğumuz gün
Başladı
Ve bitmedi
Bizim şu uçarılıklarımız
Alıştınız buğdaylara
Bense kabullendim
Alıştığınız gün
Akşamüstünü doğurdum
Bordo perdelerime büründüm
Arsızca
Çırılçıplaktım
Piç olduğumuz ve
Benliklerimizle seviştiğimiz o gün
Geç olmuş
Karanlıktı 
Dediniz hadi 
Soyun perdeleri